Çevreden Ne Öğrenebiliriz?

Abdullah Oskay
Hayat Sende Derneği Yönetim Kurulu Üyesi

Hayat Sende Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Abdullah Oskay ‘Çevreden ne öğrenebiliriz? sorusunu IDEMA HABER okuyucuları için kaleme aldı’.

Çevresel ve sosyal sorunlara kafa yoran veya yormak isteyen, hayatına anlam katmaya çalışan birisinin karşısındaki devasa sorunlar yumağı karşısında kaybolması ve umutsuzluğa kapılıp tükenmesi, enerjisini kaybetmesi olasıdır. Çevre konusunda çalışmak isteyen birisi için eyleme geçilecek alanın büyüklüğü sonsuzdur. Bir sempozyumda tüm ömrünü atmosferin en üst tabakasını incelemeye adayan bir akademisyeni dinlemiştim. Burada vurgulanması gereken husus, bir yerden başlamak gerektiğini insanın kendisine şiar edinmesidir. Unutmamamız gereken en önemli husus, herkes/her şey için çözüm olmaya çalışırsak, kimse için çözüm olamayacağımızdır.

Anlamlı yaşamı arayan kitabın okuru için çevre ve sürdürülebilirlik konuları başlıklar halinde özetlenecek ve sonrasında bireysel olarak ne yapılabilir konusu ele alınacaktır.

Çevre Tarihi

İnsanın çevre ile ilişkisini tarihte hep uyumlu gibi düşünürüz. Çevre tarihi bunun böyle olmadığına ilişkin örneklerle doludur. Kitabın hacminin kısıtı nedeniyle modern çevre tarihini hızlıca anlatmak yeterli olacaktır.

Modern çevre tarihi ABD’li Rachel Carson’ın 1962 yılında yazdığı “Sessiz Bahar” isimli kitapla başlamıştır. Carson bu kitabında tarım alanlarında böcek ve bitkikıran ilaçları olan DDT’lerin yaygın kullanımının ekosisteme verdiği zararı anlatmış ve kitap oldukça ses getirmiştir. 1972 yılında ise “Büyümenin Sınırları” isimli bir kitap yayınlanmış ve sürekli büyümenin sorunları ele alınmıştır. 1970’lerde nükleer savaş tehlikesi nedeniyle Avrupa’da nükleer karşıtı eylemler yoğunlaşmıştır.  Amazon ormanlarının korunması girişimleri de bu dönemde başlamıştır. 1980’lerde ozon tabakasında delik oluşmasına neden olan CFC’lerin sınırlandırılması için gelişmiş ülkeler Montreal Protokolünü imzalamıştır. 1992’de BM tarafından Rio Sürdürülebilir Kalkınma gündemi belirlenmiştir. 2000’li yıllarda ise yeşil büyüme kavramına doğru bir geçiş olmuştur.

İdeoloji

İçinde bulunduğumuz çağı birçok farklı disiplinden kişi, farklı isimlerle nitelendirmektedir. Bilgi çağı, küreselleşme çağı, hidrokarbon çağı, vb. Çevre alanında çalışanların ise çağımıza antroposen – insan çağı yakıştırması yaptığını belirtelim. İnsan çağı, insanın doğanın insan tahakkümünün altına alındığı ve insan eylemleriyle yoğun bir şekilde biçimlendirildiği çağdır. İnsan çağının özellikle Avrupa’nın dünyaya yayıldığı 16. Yüzyıl ve sonrasını kapsadığını belirtebiliriz. Bu dönemin bir kısmı kapitalizmle aynı döneme denk gelse de, çevre alanında çalışma yapmaya başlayan kişinin, tüm sorunların nedenini kapitalizme indirgemeden kaçınması önemlidir. Bu alanda şu yargı çok yaygındır: “Kapitalizmin son iki yüzyılda geliştiği, aşırı ve gereksiz tüketimi ön plana çıkardığı, giderek hızlanan bir şekilde dünyanın kaynaklarını sömürdüğü, çevreyi kirlettiği, yerel toplulukları perişan ettiği, bu gidişle insanoğlunun sonunu getireceği üzerine kuruludur.”

Halbuki, dünya tarihinde kapitalizm olmadan da birçok medeniyet çevre sorunlarını iyi yönetemediği için çökmüştür. Örneğin Polinezya uygarlığı yaptığı devasa anıtlara rağmen Batılılar onları bulduğunda çökmüş bir haldedir. Batılıların adaya vardığında rastladıkları, tek bir ağaç ve yetiştirilebilecek bir şeyi olmayan, sadece tavukla beslenen, ölülerini bile yiyen birkaç insandır. Diğer bir örnek de, Grönland’daki Norveç’ten göç eden Nors toplumudur. Aynı bölgede Eskimolar olmasına ve çok da iyi şekilde uyum sağlayabilmesine rağmen Norsların kültürlerini orada da devam ettirmedeki inatçılıkları, Eskimoların yaşam tarzından iyi pratikleri kendilerine uyarlamaması çökmelerine neden olmuştur.

Sömürgecilik konusunda da yine aynı ön yargılara saplanıp kalınmaması gereklidir. Örneğin çevrenin durumu hiç sömürge olmamış Madagaskar, Nepal ve Etiyopya’da özellikle vahimdir. Hatta bu ülkeler, diğer sömürgelere kıyasla çevre sorunlarına karşı daha donanımsızdır.

Öte yandan, pamuk yetiştirmek amacıyla yapılan aşırı sulama nedeniyle Aral Gölü’nün kuruması, Çernobil Nükleer Faciası gibi krizlerle sosyalizmin de dünyada birçok çevre faciasına yol açtığı unutulmamalıdır. Hatta sosyalizmin uygulamalarından dolayı hayal kırıklığına uğramış birçok Marksistin kapitalizme olan karşıtlığı nedeniyle çevre hareketine yöneldiği görülmektedir. Bugün çevre çalışmalarında yer alan birçok eski sosyalist, sosyalizmi de devlet kapitalizmi olarak görmeye başlamış ve aynı şekilde çevreye zarar verdiğini düşünmeye başlamıştır. Kısacası, sosyalizmin idealize ettiği, devletlerin olduğu, özel mülkiyetin olmadığı bir dünya çevre açısından daha iyi olmayabilir. Dolayısıyla çevre sorunlarına ilişkin çalışma yaparken ideolojik bakış açılarından sıyrılınmaya çalışılması önemlidir. Çevre alanındaki sorunları açıklayabilecek ölçekte bir kavramsallaştırma ve ideoloji henüz yeterli içsel tutarlılıktan da yoksundur.

Çevre alanında piyasa bazlı çözümler ile insanlığın ortak aklına dayalı ortak kullanıma ilişkin çözümlerle önemli bir atışma halindedir. Ortak kullanılan alanların trajedisi isimli yaklaşımda, insanlığın ortak alanlarından herkesin bireyci düşünerek daha fazla yararlanmak isteyeceğini ve bunun sonucunun felaket olacağını ifade eder. Örneğin “Küresel ısınma neden var?” için bu yaklaşımın vereceği cevap “Çünkü devletlerin karbon haklarının alım-satımını yapacağı yeterli piyasa mekanizması yok.” “Neden ormanları koruyamıyoruz?” “Çünkü ormanları özel mülkiyete vermediğimiz sürece korumamız imkansız.” gibi önermeleri bulunan bu yaklaşım Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler gibi yapılarda yaygın bir şekilde benimsendiği görülmektedir.

Bu yaklaşıma alternatif olarak ortaya çıkan “Ortak kullanılan alanların komedisi” yaklaşımı ise, insanlığın tarih boyunca dünyanın dört bir tarafında ortak akılla ortak alanları ve mirası koruduğu, bunun için yasalar kadar normlar geliştirdiği aktarılmaktadır. Örneğin ülkemizde zeytinlerin korunması, mera kanunu gibi düzenlemeler bunlara örnektir.

Aşağıdaki iki yaklaşımın çevre çalışmalarında oldukça ilgi çektiği unutulmamalıdır.

Derin Ekoloji, insan-merkezci yaklaşımların karşıtıdır. Ekomerkezci veya biyomerkezci bir yaklaşımı savunur. Arne Naess tarafından 1973 tarihinde ele alınmıştır. Bu yaklaşımda bütün canlılar eşittir. Naess, geri dönüşüm ve yenilenebilir enerji gibi teknolojik düzenlemeler ile reformcu tedbirlerin ekolojik sorunlara yeterli çözüm getiremediğini, bunun yerine şahsi değerler, yaşam tarzları ve farkındalığın doğaya saygı ve doğayla dayanışma fikri doğrultusunda radikal bir biçimde gözden geçirilmesini ve yeni-maneviyatçı bir bilinç geliştirilmesini, insan-doğa karşıtlığından beslenen doğanın sömürüsüne dayalı sistemden vazgeçilmesini savunur.

Derin ekolojiye en önemli eleştiri anarşist ve ekolojik teoriyi harmanlayan ve al yeşil bir perspektif sunan Murray Bookchin’den gelmiştir. Bookchin, Derin Ekolojinin çevre sorunlarını toplumdaki iktidar ilişkileriyle irtibatlandıramadığını, kapitalizm ve hiyerarşi gibi iktidar yapılarının önemli olduğunu belirtir. Bookchin, Marksizm’in modasının geçtiğini, artık Marks’ın dönemindeki gibi kıtlıkların yerini modern teknoloji sayesinde bolluğun aldığını, kültür siyasetinin birey-doğa ve toplum arasındaki uyumu sağlayacak bilinç dönüşümüne odaklanması gerektiğini savunur.

Çevre konusunda bunların dışında muhafazakar yaklaşım, eko-feminizm gibi birçok alternatif yaklaşım da bulunmaktadır. İdeolojilerin tümünde olduğu gibi, oldukça radikal bir yaklaşım da doğanın korunması bağlamında ekolojik terörizme de yol açabilmektedir. Son dönemde Almanya’da ve Yeni Zelanda’da camiyi basan teröristlerin Müslümanlara yönelik kültürel ırkçılıktan etkilendiği, yanı sıra aşırı nüfus artışının ekolojik kıyameti getireceği gibi nedenlerle bu eylemleri gerçekleştirdikleri görülmektedir. Ekofaşizm olarak nitelendirilen bu harekete karşı da dikkatli olunması gereklidir. Çevreyi ideolojileştiren yaklaşımlara ilişkin olarak çok dikkatli ilerlenmelidir.

Savunu Düzeyi

Geçmişte çevre sorunlarını yaratanlar, ondan etkilenirdi. Özellikle son iki yüzyılda durum böyle olmaktan çıktı. Sorunu yaratan ve etkilenen değişmeye, bazı çevre sorunları sınırları aşmaya, küresel bir boyuta ulaşmaya başladı. İnsanlar ve devletler henüz bu hızlı dönüşüme uyum sağlamış kurumsal altyapıyı oluşturamadı. Küresel ısınma karşıtlığı gibi çevre aktivizmi yaygınlaşmaya başlasa da, çevre hareketlerinin büyük çoğunluğu hala içinde bulunduğu toplumun gerekliliklerinden kopuk şekilde ilerliyor. Örneğin ülkemizin en büyük çevre alanında çalışan vakıflarından birisinin bana göre yaklaşımı, bütün çevre sorunlarının çözümünü götürüp götürüp ağaç dikmeye bağlaması. 1970’li yıllarda erozyon ve toprak kayıplarının güvenlikleştirildiği bir dünyada tohumları atılan bu vakfın hala bunu savunması oldukça arkaik geliyor.

Kaz Dağlarında altın madeni aranmasına ilişkin çalışmalarda da aynı düzey kopukluğuna şahit olunuyor. 140Journos isimli YouTube kanalı, Altı-Üstü Kazdağları isimli bir belgesel yayınlamıştı. Belgesel, bazı aktivistlerin köylülere laf anlatamadığı, “Türkçe konuşmuyor muyuz biz?” cümlesiyle bitiyordu. Köylüler ise “İşsizlik mi, göç mü?” kıskacında sıkışmıştı. Bu aktivistlerin buna verebileceği cevap yoktu. Belgeseli izlerken Umut Sarıkaya’nın bir karikatürü aklıma gelmişti. Marksist bir genç annesine burjuvaziyi ve sömürüyü uzun uzun anlatıyor, annesi ise sonunda “Ama onlar da iş veriyorlar yavrum.” diyordu. İşte tam da bu kıskaçtaydı bu kişiler.

Bu iki örnek bize savunu düzeyinin önemini anlatıyor. Peki nasıl bir düzeyde savunu yapılması gerekli?

Savunu, felsefi ve genel olan tepeden inme çözümler kadar, bölgesel ve somut doğa algısıyla birleşmeli. Savunu soyut farkındalık yerine, örgütlenme, paydaşların işbirliği, uygulanabilir ortak çıkarlara dayanmalı. Savunu, belirlenen risklere ve alternatif çözümlere odaklanmalı.

Devletlerin uluslararası iş birlikleri küresel boyutta oldukça zayıf. Bunun yerine olabildiğince az sayıda ve bölgesel çevre sorunlarıyla başlayıp ilerlemeye çalışmak önemli.

Aktörlerin Rolü

Devletler oluşturdukları kamusal faydalarla meşruiyet edinmektedir. Çevreyi ve dolayısıyla insanların fiziksel ve ruhsal sağlıklarını koruduklarını iddia ederek çevre alanında kamusal hizmetler sağladıklarını belirterek devletlerin meşruiyet edinmeleri kolaydır. Bu gerçekliğe rağmen devletlerin çevreci hareketleri genel olarak kendi iktidarlarına ve ekonomik istikrara karşı bir duruş perspektifinden algıladığı görülmektedir.

Çevreyi korumak aslında bilim, iktisat, teknoloji ve reformcu/yenilikçi hareketlerle iç içedir. Çevre savunucularından devletlerin ve şirketlerin korkmaması gereklidir. Devletin görevlerini piyasaya devrettiği bir dönemde çevre koruma üzerinden önemli bir meşruiyet edinebileceği kimi uzmanlarca dile getirilmektedir. Örneğin Doğa ve İktidar isimli eserinde Radkau, 1970’lerde Almanya’da nükleer karşıtı hareketin Alman enerji yatırımcılarını nükleer enerjiden caydırdığı, bugün geçmişe bakınca Alman enerji yatırımcılarının bu harekete katılan aktivistlere kendilerini hatadan döndürdüğü için minnet duyduğunu ifade etmektedir. Dolayısıyla devletin çevre hareketleriyle geliştireceği ortak akıl ve stratejilerin dünyanın geleceği açısından önemli olacağı unutulmamalıdır.

Çevre koruma, yalnızca devletlere bırakılamayacak kadar da önemlidir. Örneğin İran’da petrol üretimi ve dağıtımı devletin tekelindedir ama süreçler çevre bağlamında oldukça kötü yönetilmektedir. Çok uluslu şirketlerin petrol sahalarını kullanımı ve dağıtımı çok daha ileri bir düzeydedir. Hal böyleyken şirketlerin çevre ile ilişkilerini ele almak yerinde olacaktır.

Piyasayı ve şirketleri devletlerin düzenlemediği bir alanda şirketlerin kâr hırsıyla çevreyi ve insanları çok hoyrat bir şekilde sömürdüğü tarihte özellikle 15-17. yüzyıllar arasında görülmüştür. Çevre korumada şirketlerin kendi başlarına bırakılmaması çevrenin korunması açısından önemlidir. Bununla birlikte, sadece söylemlerle şirketlere karşı çıkmak gerçekçi değildir. Şirketlerin bugünün dünyasının en önemli gerçeği olduğunu kabul edip, iş birlikleri yapılmalıdır. Bu iş birliği yapılırken sivil toplum örgütlerinin tamamen ipleri fon veren şirkete karşı kaptırmaması da önemlidir.

Öte yandan, yeşil piyasalar giderek artmakta, sadece yeşil yatırımları fonlayan bankalar ortaya çıkmaktadır. Benzeri çalışmaların yaygınlaştırılması hem devletlerin hem de sivil toplum örgütlerinin görevleri arasında olmalıdır.

Şirketlerin sosyal sorumluluk yaparken yeşil olmadığı halde kendilerini yeşilmiş gibi gösteren yeşil yıkama (greenwashing) uygulamalarından kaçınması için gerekli mevzuatsal düzenleme devlet tarafından yapılmalı, sivil toplum örgütleri ve aktivistler tarafından ise bu konunun takibi gerçekleştirilmelidir.

Sivil girişimlerin ve aktivistlerin birçok farklı düzeyde gerçekleştirdiği eylemler de bulunmaktadır. Bu eylemlerin amacı, oldukça güçlü ekonomik ve siyasi yapılara karşı ahlaki üstünlüğü ele geçirmektir. Bu eylemlere ilişkin şirketlerin ve devletin yaklaşımının kapsayıcı ve diyaloğa açık bir şekilde olması önemlidir.

Bireyler ve sivil inisiyatifler ayrıca kendi ekolojik alternatiflerini oluşturmalı, istihdam yaratmalıdırlar.  Tohum bankaları, üre-tüketici uygulamaları, alternatif turizm uygulamaları, zaman bankaları, yerel para birimleri, ekoköyler gibi birçok yenilikçi model çevre koruma bağlamında hayata geçirilmektedir. İşletmeciliğe karşı birçok sivil toplum aktivistinin önyargılı olduğu görülmektedir. Halbuki işletmeciliğin toplumsal pozitif dönüşümde önemli rolleri olabilmektedir. Çikolata markası Cadburry, tekstil markası John Lewis Ortaklığı, Kenwood gibi birçok marka ve ürünün oldukça eşitlikçi ve ekolojik modeller içinde üretildiğini unutmamak gereklidir. Bireylerin ise çevre ve sürdürülebilirlik bağlamında plastik kullanımını azaltması, ekolojik ayak izini ölçmesi ve düşürmeye çalışması, bulaşık makinesini tam doldurmadan çalıştırmaması, toplu taşıma veya bisiklet gibi çevreci ulaşım araçlarını kullanması gibi birçok bireysel eylemle çevrenin korunmasına katkı sağlayabileceği kesindir. Netice itibariyle bir kişi de olsa tüketim tüketimdir ve toplam tüketimin bir parçasıdır. Kimi kesimler bu tarz eylemlerin pansuman çözümler olduğunu, bunun yerine radikal çözümler gerçekleştirilmesini önermektedir. Kıyamet gününü bekleme pasifizminin de hiçbir işe yaramadığı unutulmamalıdır.

Abdullah OSKAY kimdir?
Devlet korumasında kalan çocuk ve gençlerle çalışan Hayat Sende Derneği’nin kurucusudur. Başta Çocuk Koruma Sistemi olmak üzere, sivil toplumun birçok alanında çalışmalarda bulunmuştur. Koruma altındaki çocuklarla yaptığı çalışmalar ve ülkemizde sivil toplumun gelişimine verdiği desteklerle Bilgi Genç Sosyal Girişimci Ödülünü almış, JCI tarafından Senato Özel Ödülü’ne layık görülmüş, Sabancı Vakfı tarafından Fark Yaratan kişi ve dünyanın en büyük sosyal girişimcilik ağı Ashoka Vakfı tarafından da Ashoka Fellow seçilmiştir. Oskay, son dönemde sivil toplum çalışmalarını çevre koruma, alternatif ekonomi modelleri ve büyümeme teorisine odaklamıştır.
Please follow and like us: